Reklam
Reklam
Reklam

Türkiye'de Sıradan Bir 30 Günün Hikayesi (5 Nisan – 5 Mayıs 2021)

Ayhan Yıldızel Yazıları / Türkiye’de Sıradan Bir 30 Günün Hikayesi (5 Nisan – 5 Mayıs 2021)

Türkiye'de Sıradan Bir 30 Günün Hikayesi (5 Nisan – 5 Mayıs 2021)
06 Mayıs 2021 - 10:22

Ülkemizin sıradan bir 30 gününden kesitlerle bazı tespit ve değerlendirmelerimi bilgilerinize sunmak isterim. Bu makalenin ana fikri sadece koyu yazılı bölümleri okunarak anlaşılabilir, ayrıntılı bilgiler altlarındaki bölümlerde bulunmaktadır. (“Değişken Derinlikli Yazım” tekniği için Sn. Tınaz Titiz’e teşekkürlerimle http://tinaztitiz.com/dosyalar/Cesitli_konular/hyperwrite_aciklama.doc)

Aslında olaylara Cumhurbaşkanının İstanbul Sözleşmesinden çekilme kararı alması ile başlamak doğru olacak gibi görünüyor. Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesinden çekilme kararı anayasal bir yetkiye dayanmamaktadır.

Çekilme kararı 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 3’üncü maddesi gereğince alınmıştır. Cumhurbaşkanlığı kararnameleri Anayasanın 104’üncü maddesi gereğince sadece yürütme yetkisine ilişkin konularda çıkarılabilir. Oysa uluslararası andlaşmaları onaylamak ya da çekilmek yürütme yetkisine ilişkin bir konu değildir. Anayasamızın kurduğu sistemde, uluslararası andlaşmaları onaylama yetkisi, yürütme organı ile yasama organı arasında paylaştırılmıştır. Anayasanın 90. Maddesi “Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak andlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır” derken 104. Maddesinin 11. Fıkrası Cumhurbaşkanına Milletlerarası andlaşmaları onaylama ve yayımlama yetkisi vermiştir. Dolayısıyla Türkiye’de uluslararası andlaşmaların onaylanması konusu, sadece yürütmenin değil, aynı zamanda yasamanın da yetki alanında da bulunmaktadır. Zira bir uluslararası andlaşmanın onaylanması için her şeyden önce yasama organının bu uluslararası andlaşmanın onaylanmasını kanunla uygun bulması gerekmektedir.

Hukuk normları gereğince bir işlem nasıl tesis edilmişse ancak o şekilde yürürlükten kaldırılabilir.

Açıklanan nedenlerle uluslararası andlaşmaları onaylama yetkisi nasıl Anayasa ile düzenlendiyse sona erdirme yetkisi de Anayasayla veya Anayasaya aykırı olmayacak şekilde kanunla düzenlenmelidir, bu yetkinin Kararname ile düzenlenmesi anayasal bir yetkiye dayanmamaktadır. Dolayısı ile çekilme kararı yasal değildir. Bu konu ile ilgili ayrıntılı hukuki tartışmaya aşağıdaki makaleden ulaşabilirsiniz.

Kemal Gözler, “Cumhurbaşkanının Uluslararası Sözleşmeleri Feshetme Yetkisi Var Mı? İstanbul Sözleşmesinin Feshi Hakkında 3718 Sayılı Cumhurbaşkanı Kararı Üzerine Eleştiriler”, (www.anayasa.gen.tr/ua-sozlesme-fesih.htm Yayın Tarihi: 20 Mart 2021).

İstanbul sözleşmesinin feshi ile başlayan tartışmalar Montrö’den çekilme tartışmalarına yol açmış ve sonrasında 104 emekli Amiral bir kamuoyu bildirisi yayınlamışlardır.

İstanbul Sözleşmesinden çekilmenin toplum gündemini meşgul ettiği günlerde, TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un katıldığı bir televizyon programında, sunucunun Cumhurbaşkanı isterse herhangi bir anlaşmadan da çekilebilir mi, mesela Montrö, sorusuna evet cevabı vermesi üzerine, Montrö’den çekilme konusu kamuoyunun gündemine taşınmış, Montrö’den çekilinebileceği, anlaşmanın Türkiye’nin egemenliğini sınırladığı gibi bir takım temelden yoksun görüş ve tartışmaların başlaması üzerine 104 emekli Amiral bir bildiri kaleme alarak 3 Nisan 2021 günü yayınlamışlardır. Bildirinin içeriği çok kere irdelendiği için bu yazıda içerikle ilgili bir incelemeye gerek görülmemiştir.

Hangi hukuki zorlama yapılırsa yapılsın bu metinden bir suç çıkarmak olanaklı gözükmemektedir. Eylemin tam olarak Anayasanın 26. Maddesinin “herkes düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir” hükmüyle açıklanan, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırları içinde kaldığı açıktır.

Bildirinin 3 Nisan saat 22.54 de bir internet sitesinde yayınlanması üzerine 4 Nisan günü sosyal medya ve basında bir kaynaktan yönlendirildiğinin anlaşılması çok da zor olmayan bir kampanya başlatılmış, akabinde de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bildiri ile ilgili soruşturma açmıştır. 5 Nisan sabahın erken saatlerinde de 10 emekli amiral gözaltına alınmıştır.

Bu çerçevede önemli bazı açıklamalar aşağıda bilgilerinize sunulmaktadır.

Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Sahil Güvenlik Komutanlığı 4 Nisan günü twitter hesaplarından aşağıdaki açıklamayı yapmışlardır “Biz buradayız! Devletimize, Milletimize, demokrasiye ve hükümetimize sonuna kadar sadık ve bağlıyız. Sebepsiz bahane ve hezeyanlar üzerinden yapılan açıklama tam manasıyla; geçmişte taşıdıkları sıfatların, devletin ve milletin verdiği şerefin farkında olmayanların, demokrasiye, hukuka, devletimize ve milletimize karşı yaptıkları edepsizliktir.”

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar 4 Nisan günü twitter hesabından “TSK’nin şanlı üniformasını hiçbir hainin taşımasına müsaade etmeyeceğiz” ifadesini “#HaddiniziBilin ve #HodriMeydan” etiketleri ile paylaşmıştır.

Yargıtay Başkanlığı 5 Nisan günü yaptığı açıklamada Türkiye Cumhuriyeti Devleti demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti olup bütün erkler yetki ve güçlerini Anayasa ve yasalardan almaktadır. Demokratik hukuk düzeninin korunması, yargı kurumlarının en temel görevidir. Anayasal ve yasal bir yetkiye dayanmayan ve milletin iradesini hedef alan hiçbir güç ve oluşum kabul edilemez. Geçmişte yaşanılanlar göstermiştir ki; darbe, muhtıra ve vesayet hevesi olanlar, milletimizin engin feraseti ve eşsiz kahramanlığı ile bertaraf edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin güvenliğine, anayasal ve demokratik düzen ile bireysel hak ve özgürlüklere yönelik her türlü müdahaleye karşı; yargı yetkisini Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız şekilde kullanan yargı kurumları, yasalar çerçevesinde gereğini takdir ve ifa edecektir.” ifadelerini kullanmıştır.

Danıştay Başkanlığı da aynı gün şu açıklamayı yapmıştır “Anayasamızda ve kanunlarımızda Devlet organları ile bunların görev ve yetkilerinin neler olduğu gösterilmiştir. Egemenlik kayıtsız ve şartsız Millete ait olup, Türk Milleti bu egemenliğini yetkili organları eliyle kullanır. Hukuk ve demokrasiye aykırı girişimleri çağrıştıran ifade ve üslup ile, Devlet organlarının egemenlik yetkisine müdahale edilmesi, demokrasiye ve hukuk devletine zarar vermektedir. Yakın geçmişte hukuka ve demokrasiye darbe vurmak isteyenler, bugün yargı mercileri önünde hukuka uygun şekilde yargılanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal kurum ve değerlerine, temel hak ve özgürlüklere yönelik bu tür girişimlere karşı, yargı kurumları hukukun üstünlüğünün ve demokratik değerlerin korunması yönünde üzerine düşeni, yargı yetkisini kullandığı Millet adına yasalara uygun olarak yerine getirmeye devam edecektir.”

Basında yer alan haberlere göre 81 ilde 910 dernek, 408 vakıf, 27 üniversite, 114 oda, 550 sendika, 46 federasyon, emekli amirallerin bildirisine ilişkin suç duyurusunda bulunmuştur.

Sosyal medya açıklamalarında ve suç duyurularında ana tema darbe karşıtlığı ve bildiriyi yayınlayan amirallerin kınanması olmasına rağmen, bu açıklamaları/suç duyurularını yazanlar ya da yönlendirenlerin bildiriyi okumuş olma ihtimalleri düşük gözükmektedir, çünkü metnin içinde darbe çağrışımı yapacak bir unsur mevcut değildir.

Ancak burada daha vahim bir durum karşımıza çıkmaktadır, ülkenin en yüksek iki yargı organı, henüz haklarında açılan soruşturma sonuçlanmamış, iddianame düzenlenmemiş, sanık sıfatını almamış kişileri bırakınız yargılamanın sonuçlanması, yargılama başlamadan mahkum etmişlerdir, bu yüksek mahkeme yargıçlarının en basit hukuk kuralı olan “suçluluğu ispatlanmamış kişi masumdur” ilkesinden habersiz olmaları düşünülemeyeceğine göre, onları bu açıklamaya motive eden ne olmuştur, öncelikle bunun açıklanması gerekir.

Bunun yanında birer kamu kurumu olan Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın dışarıda yazılıp kendilerine gönderildiği açık olan eş metni yayınlamaları, bu kurumları yönetenlerin yetkinliklerinin sorgulanmasını da gerektirir niteliktedir, konunun politik istismar ile ilgili olduğu açıkça görülüyorken mutlaka bir açıklama yapılacaksa bir siyasetçi olan Bakan tarafından yapılması neden yeterli görülmemiştir de bir kamu kurumuna yakışmayan kabalıkta açıklama yapılması ihtiyacı doğmuştur, bir vatandaş olarak sanırım bilmeye hakkımız vardır.

Hele kendisi de eski bir asker olan, Milli Savunma Bakanının hiçbir kanıta dayanmadan, 104 eski silah arkadaşını hainlikle itham etmesi kabul edilebilir bir sav değildir, ayrıca hodri meydan diyerek yaş ortalamaları 70 civarında olan emekli amiralleri düelloya mı davet etmekte yoksa başka bir şey mi ima etmektedir, onun da açıklığa kavuşturulması yararlı olacaktır.

Açılan soruşturmaya dönersek, burada öncelikle sorgulanması gereken konu bildirinin yayınlandığı saat göz önüne alındığında, gece süresi dışarda tutulursa bir Pazar gününün ilk 6 saati içinde hangi incelemenin yapılıp soruşturma başlatılmasına karar verildiği ve müteakip 18 saat içinde de göz altına alınmalarına karar verilen 10 emekli Amiralin hangi gerekçelerle göz altına alındığıdır. Burada aynı dönemle ilgili bir örnek olması açısından söylenebilecek ise; bildiri sonrası bir kişinin Emekli Amiral Türker Ertürk için “kafasına sıkarım” diyerek yaptığı sosyal medya paylaşımı için 6 Nisan tarihinde yapılan suç duyurusuna ilişkin soruşturma 22 Nisan tarihinde açılmış, ilgili şahsın ifadesine baş vurulup vurulmadığı ise dosyanın görülmesine Cumhuriyet Savcısı tarafından izin verilmediği için bilinmemektedir.

Soruşturma süreci izlendiğinde görülüyor ki, Türk Yargısı isterse 104 kişinin katıldığı bir olayı 6 saatte sorgulayıp 24 saatte gözaltına almalara başlayabiliyorken bir başkasının soruşturmasına ancak 16 günde sıra gelmektedir. Bu arada henüz yargıya intikal etmemekle beraber bildirinin diğer ana temasına neden olan “sarıklı amiral” için ne gibi idari/yargısal işlem yapılmıştır henüz bilinmemektedir. Bu koşullar altında Anayasanın 10. Maddesinde ifadesini bulan “herkes kanun önünde eşittir” hükmü ne anlam ifade etmektedir, her sıradan yurttaşın bu soruyu kendisine sorması gerekir.

Gözaltılar sürerken başka bir şey daha olmuş, bırakınız gözaltındaki 10 emekli amirali, daha ifadelerine bile baş vurulmamış olan imzacı amirallerin YÖK talimatı ile üniversitelerdeki görevlerine son verilmiş, lojmanlarda oturmakta olan emekli Oramirallerin lojman kullanım hakları iptal edilmiş, imzacı emekli amirallerin orduevlerine girişleri yasaklanmıştır. Bütün bu idari işlemler herhangi bir somut kanıta dayanmayan, hukuk dışı ve keyfi uygulamalardır ve yaşadığımız ülkenin bir hukuk devleti olup olmadığının sorgulanmasını gerektirecek kadar vahimdir.

Aradan bir ay geçtikten sonra ve de ülkenin neredeyse hemen her gün değişen gündeminden fırsat bulunarak geriye dönüp bakılabilirse, tüm bu haksız ve hukuksuz uygulamalar unutulmuş ve toplum hafızasının arkasına atılmış görünüyor (tabii haksızlığa uğrayarak incitilen ve onurları zedelenen emekli amiraller dışında). Belki de bu soruyu o dönemin gergin ortamında bildiri yayınlayan, suç duyurusunda bulunanlara sormak gerekir, aradan bir ay geçtikten sonra nasıl bir ruh hali içindesiniz, var olmayan bir suç için 104 kişinin onurlarını zedelemiş olmaktan mutlu musunuz ya da kendinizi verilen talimatları sorgulamadan yerine getirmiş kişilerin huzuru içinde mi görüyorsunuz.

İşte olağan dışı olmakla beraber T.C. vatandaşları için son derece sıradan bir 30 günü yeniden değerlendirir ve nedenlerini irdelemeye çalışırken Sayın Kemal Gözler’in bir makalesine denk geldim, şunları söylüyor. “Maalesef Türkiye’de Anayasada ne yazarsa yazsın, kuvvetler ayrılığı kültürü çok zayıftır. Belki de, kestirmeden, kuvvetler ayrılığı fikrinin Türkiye’ye hiç uğramadığını söylemek bile mümkündür. Ama maalesef Türkiye’de kendi yetkilerine sahip çıkacak ve kendi yetkilerini ne olursa olsun savunacak kişi sayısının pek az olduğunu ve gün geçtikçe bu sayının daha da azaldığını her gün görüyorum. Türkiye’nin asıl sorunu, anayasayı ve iktidarı değiştirmek değil, Türkiye’deki devlet ve hukuk zihniyetini değiştirmektir. Bu zihniyeti değiştirmedikçe, Türkiye’de anayasal demokrasinin kurulmasının imkân ve ihtimali yoktur.” (Kemal Gözler, “Elveda Anayasa Mahkemesi: İrfan Fidan Olayı”, (www.anayasa.gen.tr/irfan-fidan-olayi.htm) Yayın Tarihi: 23 Ocak 2021).

Aslında bu görüşlerin üstüne söylenebilecek çok fazla şey de bulunmuyor, ülkemizin sorun yumağını oluşturan nedenler pek çok ve karmaşık olabilir ama temel iki tanesinin karar alıcı ve aydınlarımızın AHLAK ve CESARET eksikliği olduğunu söylemek sanırım çok yanlış olmaz. Burada Ahlak derken “kendi çıkarını olumsuz etkilese bile doğruyu savunmaya devam etmeyi”, Cesaret derken “kişisel zarar göreceğini bilse bile doğruyu savunmaya devam etmeyi” kastettiğimi açıklamakta yarar olduğunu düşünüyorum.

Aydınlarımız için bunları söyledikten sonra belki tüm vatandaşlara şunu iletmekte de yarar olabilir, dünyada aydınlarını aşağılayıp, değersizleştirerek çağdaşlaşmış bir ulus mevcut değildir.


FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 2 Yorum
  • Hasan Ersoy
    2 hafta önce
    Merhaba hocam. Emeğinize ,yüreğinize,kaleminize sağlık. Bireylerin kaçta kaçı,bireysel haklarını savunabilecek veye kavrama idrak etme becerisine sahip?Bireyler bilmedikleri hak ve özgürlüklerini zaten devrettiler.Bireylerin anayasa dayalı hakları kalmadı.Verdikleri yetki ile olanları da kaybettiler.Hepside suça iştirak ettirildi. Saygılarımla.
  • Cem Tanrısever
    1 ay önce
    Mukemmel açıklamışsınız. Maalesef demokrasi kulturunun istenilen olçude yerlesmedigi. daha da kötüsü demokrasinin içselleştirilmesinin istenmedigi ( mevcut iktidar tarafindan) ülkemizde buna benzer hadiselerle kaçınilmaz olacaktir. Darbe soylemini surekli dile getiren mevcut iktidar ve yandaslarinin gorevde olan Turk Silahli Kuvvetlerimize inanmadigi. guvenmedigi algisini ortaya çıkarırki ki bu daha da vahimdir.