Bir ölüm üç öğrenme
Reklam
Reklam

Bir ölüm üç öğrenme

Jale Yanılmaz Yazıları / Bir ölüm üç öğrenme ( Babalar Gününe özel)

Bir ölüm üç öğrenme

Jale Yanılmaz Yazıları / Bir ölüm üç öğrenme ( Babalar Gününe özel)

Bir ölüm üç öğrenme
15 Haziran 2019 - 21:21

Bu yazıyı 2010 yılında yüksek lisans dönem ödevi için kaleme almıştım. Fakat yazıya başladıktan sonra benim için bir ödev olmaktan çıktı başka bir hale geçişimin başlangıcı oldu. Daha önce yayınlanmış olsa da “Babalar Günü”’ne özel yeniden paylaşmak istedim. 

Neden mi?...

Ben de dahil, başkasınca yaşanmış tecrübelerden öğrenme alışkanlığımız gelişmiş değil. Yaşantılana içimiz burulsa da “Bana olmaz” veya “zamanım var” bahanelerimize sığınmak daha katlanılır gelir. Seçimimiz hep, “zor yoldan” öğrenmek üzere ertelemek, ertelenmek olur.  Yine de… Kimbilir… Belki birimiz… Biriniz…Birileri…  “Zor yoldan” öğrenmeye meydan okur…  


Babalar Gününüz kutlu olsun…

 
29 Ekim 2001 Pazar sabahı ( Cumhuriyet Bayramı )…



Şu anda, Heybeli Ada mı yoksa Büyük Ada mı olduğunu hatırlayamadığım adada, ağaç dikmek için, iş yeri arkadaşlarımla iskelede buluşmak üzere evden çıktığımda henüz oldukça erken bir saatti. Havanın ürperten sıcaklığı, ilerleyen saatlerde ürpertisini alıp, tamamen sıcaklığı ile saracağını düşündürüyordu. Sarı yaz… Evet, sarı yaz dedikleri bir gündü.
 
Elimdeki kartları kontrol ettim. Herkes ailesinden veya sevdiklerinden kimlerin adına ağaç dikmek istiyorsa onların adına ağaç kartları satın almıştı. Benimki, anneminki, kardeşleriminki, ablamınki, enişteminki, yeğeniminki ve sevgiliminki… Evet, bütün kartları almıştım yanıma. Efendim?... Hayır… Babam için bir kart almamıştım. Onun adına bir ağaç dikmeyecektim. Neden mi?... Kızgındım…
 
Babam, annem ile boşanıp başka bir kadınla evlenerek memleketimiz Rize’ye yerleşeli iki yıl olmuştu. Uzun süredir yaşanan kaoslu, tartışmalı ve acı veren olaylar, maalesef, babamın mutlu olmadığı bu ikinci evliliği ile de son bulmamış aksine daha da artmıştı. Ara ara telefonla görüşüyorduk babamla ama yüzünü görmeyeli uzun zaman olmuştu. İkinci kadının anneme ve bize olan nefreti babamla aramızda sürekli kanayan bir yara gibiydi. Bir ay önce de annemle babam arasında büyük bir tartışma geçmiş, iki taraf ta öfke ile bağları tamamen kopartmıştı. Kızgındım. Çok kızgındım. Ama yine de düşünüyordum; aradan zaman geçsin, her şey durulsun, herkes sakinleşsin ararım babamı diyordum. Çok seviyordum da çünkü. Ama şu anda kızgındım, hem de onun adına bir ağaç bile dikmeyecek kadar.
 
Adada ağaçları dikmeden önce kahvaltı yaparak günün tadını çıkarıyorduk. Çalan telefonumdan arayan, en sevdiğim insanlardan biriydi, kardeşim… En sevdiğim insanın bana böylesine büyük bir acıyı haber verebileceğini nereden bilebilirdim.

--- Abla, eve gelsen iyi olur, Rize’ye gidiyoruz.
--- Anlamadım. Neden ki?
--- Babamız ölmüş !!!
---!!!!!!??????..............

(Ama bu mümkün değil! Benim babam nasıl ölebilir! Birkaç hafta sonra arayıp onu sevdiğimi söylemeliyim!)
 
Telefonu kapatamadan elimden atıp, yanımda satış müdürümüzün o gün tanıdığım ve bir daha da görmediğim abisine şuursuzca sarıldığımda, merakla ve endişeyle bana baktığını tahmin ettiğim arkadaşlarımın duyamayacağı bir sesle onun kulağına fısıldadım;

--- Tanrı beni cezalandırıyor… Ben babamı öldürdüm!!!
 
Rize’ye giden yoldayız. İçim mi boş, yoksa ben mi hissetmiyorum? Kalbim neredeydi? Birisi söküp almış, ben hissetmeyeyim diye başka bir yerde ayaklarının altına almış vurdukça vuruyor, parçalara ayırıyor olmalıydı sanırım. Korkuyordum. Çünkü ilk defa bir ölü görecektim ki o da benim babamdı. Normal insan gibi miydi acaba yoksa masallardaki hortlaklar gibi miydi? Peki, ben ona baktıktan sonra nefes almaya devam edebilecek miydim? Nasıl yaşamaya devam edecektim, mümkün müydü?
 
Gökyüzüne baktım, bembeyaz bulutlar takip ediyordu bizi. Tıpkı babamın, içerisinde tek bir siyahın olmadığı bembeyaz, pamuk saçları gibiydiler. Peki ya o beyaz bulutların etrafına serpiştirilmiş, yarı beyaz yarı siyah bulutlar neydi? Babamın gömüldükten sonra topraklanacak hatta çamura karışacak pamuk saçlarının habercisi miydi? İyi de ben bundan sonra gökyüzüne nasıl bakacaktım?
 
Babamın evinin önüne geldik. Sanki başka boyuttan olduklarını hissettiğim insanlar girip çıkıyordu apartmana. Seçemiyordum yüzlerini. Sadece hareket eden renkler vardı gözlerime ulaşan… Yüzleri yok muydu aslında? Kapının önünde duran koyu yeşil şey de neydi öyle? Babam için dikmekten imtina ettiğim ağaç mıydı yoksa. Ne çabuk büyümüştü. Kocaman gövdesi, kucaklamak için açtığı upuzun bir sürü kolları vardı. Onu unuttuğum için kırgındı, üzgündü sanki ama yine de beni çağırıyordu sarılmak için. Yaklaştım… Yaklaştıkça çekti kollarını, küçüldü, büzüldü, eğildi, yere kapaklandı. Düşmesin diye koştum. (Koştum mu gerçekten yoksa hayal mi ettim) … Tuttum (Tuttum mu gerçekten) … Kaldırmak istedim. Buz gibiydi. Bir demir soğukluğundaydı (Sahi soğuk muydu yoksa ben mi üşüyordum içimdeki cehennemin ateşinde) … Kalbimi söküp alan kişi bir kere daha tekmeledi kalbimi, yetmedi tepindi. Sanırım kalan kısımlarını da parçaladı.
 
Ağaca baktım yeniden. O artık bir ağaç değildi. Arkasında, uzun, kapaklı, tek kişilik tahta bir yatak taşıyan, soğuk koyu yeşil renkte demirlerden yapılmış bir cenaze arabasıydı… Babam gerçekten ölmüştü... Galiba ben de…
 
Aradan yıllar geçti. O günden sonra gördüğüm her cenaze arabası babamı taşıdı arkasında. Her cenaze arabasının arkasından dua okuyup, gözlerimin içinden kalbime doğru akan saklı (Bazen aleni) gözyaşlarımla seslendim babama… Seni seviyorum baba… Her ambulans gördüğümde korkuyla irkildim (Babam ölürken, ambulans geç gelmiş). Hızla giden ambulansların arkasından “Yetiş, çabuk yetiş!” diye haykırdım içimden. Her ambulans yetişemedi babama. O günden beri her yeşil ağaç, yemyeşil yaprakları, sevgi dolu kolları ile kucaklamak için uzandı bana doğru. Her ağaç bana ulaşamadan sarardı, döküldü ve toprağa düştü.
 
Her yeşil, her beyaz yaktı canımı. Ta ki iki yıl önce rüyama gelen babamı, öperek, sarılarak, koklayarak yolcu edene kadar. Öldüğü günkü gibi sinekkaydı traşlıydı. Ama o gün banyoda düştüğü gibi çıplak değil, takım elbiseliydi. Yakışıklıydı çok.

        
 
Klasik Öğrenme

Babamın ölümü Tanrı’nın seçimiydi. Ne babama ne bana ne de ailemizden herhangi birine danışmamıştı. O gün öğrenmiştim; ölüm gerçekten vardı. O ana dek var olduğunu bildiğim, var olduğunu gördüğüm halde, sanki bana ve aileme, her an ama nedense hiçbir zaman değmeyecek umuduyla mı bilmem, soyut olan ölüm, bana, bize de dokunarak, değerek, hatta omuzlayarak ne kadar somut ne kadar gerçek olduğunu göstermişti. Şimdi gördüğüm her beyaz ve her yeşil bana ölümün varlığını, gerçekliğini hatırlatıyor. Bir süredir, yemyeşil ağaçların içime doldurduğu hüznün sebebini bilmeme rağmen, aynı anda, aynı şiddette içimi kaplayan huzurun sebebini anlamaya çalışıyorum. Acaba bu buruk huzurun sebebi, içinden çıkmakta zorlandığım, çaresiz kaldığımı hissettiğim sorunlarım yüzünden, çare olmasa da acıları dindireceğini düşündüğüm ölüme imrenişimden mi, yoksa bir gün yaşamda huzuru bulabilmenin, huzuru tadıp, ölüme, ukdesiz, yarımlarımı tamamlamış ve bir bütün olmanın verdiği dinginlikle teslim olabilmenin umudu ve özleminden mi bilemiyorum. (Aslında korktuğumuz bir gün ölecek olmamız mı yoksa nasıl öleceğimiz, ölürken ne hissedeceğimiz mi? Babam ne hissetmişti ölürken? Korkmuş muydu? Bizi düşünmüş müydü? Üzgün müydü?)
 
Edimsel Öğrenme

Babamı arayacağım ve barışacağım zamanın tayini benim seçimimdi. Hislerim, içgüdülerim biraz bekle diyordu. Ortalık toz duman, şimdi ararsam öfkeler sıcakken yeniden tartışmalar alevlenebilir diye düşünüyordum. İnsanlar plan yaparken, Tanrı yukarıdan gülümsermiş). Bilmiyordum ki, babamı, ölmeden önce gizli gizli ağlarken gördüklerini. “Çocuklarımı özledim” dediğini. “Madem özledin, niye aramıyorsun?” dediklerinde “Aramaya korkuyorum, aradığımda yüzüme kapatırlarsa ölürüm” dediğini… Bilmiyordum… Keşke hiç de öğrenmeseydim. Keşke bu şekilde öğrenmeseydim hayatla pazarlık olamayacağını. Keşke bu şekilde öğrenmeseydim seçimlerimizin her zaman mutlu etmeyeceğini aksine bazen en büyük pişmanlıklarımızdan biri olabileceğini.
 
Model Alarak Öğrenme

Bütün çocukluğum ve gençliğim boyunca dünyanın en mutlu ailesi olduğumuzu düşünürdüm. Ailem bize böyle yansıtmıştı çünkü. Hiç hissetmemiştik aslında problemleri. (Onlara ne kadar teşekkür etsem azdır. Özellikle anneme. Mutlu geçen çocukluğumuzdur çünkü bizi halen bir arada ve kuvvetle tutan.) Sorunlar üzeri örtülemeyecek hale, biz de gerçeklerin farkındalığına erişir hale gelince öğrendim ki aileler yıkılabiliyor, anne babalar ayrılabiliyor. Ve öğrendim ki her yıkılan, sonlanan yuvaların acısı en çok çocuklara değiyor. Çünkü anne ve babalar birbirlerini unutsalar da çocuklar anne ve babalarını hiçbir zaman unutmuyor. Onları sevmekten hiç vazgeçmiyor.
 


YORUMLAR

  • 3 Yorum
  • ŞABAN KAYACI
    1 ay önce
    Jale sen bana masumiyet ve mutluluğun resmi, çocukluğumu hatırlatıyorsun...Ve insanın iç dünyasını ,duygularını haykırışını...Babayı anlatmak, acısını bir ömür boyu taşımak kırgınlıklarla anmak...İnsanı çok üzüyor..Hep sendeki bu kasvetli tavrı, hayata bakışındaki iç sızısını anlamlamdırmak istemişimdir..Bugün babanla ilgili olan bu anlatı..Babasını sıkıntılı bir abi-kardeş kavga sürecinde kaybetmiş bana da aynı hicranı hissettirdi.. Gözlerimi yaşarttın yine..Duygularını açtın ardına kadar.. Jale, duygusal içli ve çevre duyarlılığı ,farkındalığı güçlü insanlar...mutsuz oluyor bee...Mutlular genelde ***lardan oluyor mu ne... Üniversitede, bir oda arkadaşımın bana okuttuğu bir şiir vardı..Hayatımın en anlamlı metinlerinden biridir.. leo buscalia nın "Yaşamak Sevmek Ve Öğrenmek " adlı kitabında bir şiirdi.. hülasa...hayat devam ediyor..acılar ve gelecek kaygısı yüreğimizde.. hoşçakal...
  • Aytekin yanılmaz
    1 ay önce
    Kırgınlığın yürekten olmadığını çok iyi biliyorum.Çünkü rahmetli amcam sizleri çok severdi. Ben bile ona kırılmıstım ama onun seçimine de gönlüm elvermese de rıza gelecektim. Ne yazık ki,balkondan bana salladığı el ve gülüşü son hatıra olarak kazındı belleğime. Çarşıya vardığında o kara haber önüme çoktan geçmişti bile. Işıklar içinde uyusun cesur Cumhuriyet Savcısı İrfan amcam.
  • Hami Uzundere
    1 ay önce
    Harika bir yazı. Düşünce ve yazma gücüne zeval gelmesin.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Faruk Gergerlioğlu: Kanun açık, kadınlar hamilelik döneminde veya bebeği 6 aylık olana kadar cezaevinde tutulamaz
Faruk Gergerlioğlu: Kanun açık, kadınlar hamilelik döneminde...
TEMA Vakfı'ndan kampanya: Kirazlı'da uydulara göre; söylenenin 4 katı ağaç kesildi. İşletme durdurulsun! #altındaölümvar
TEMA Vakfı'ndan kampanya: Kirazlı'da uydulara göre; söylenenin 4...